Bazı hocalar vardır; anlattıkları derslerin sınırlarını aşarlar. Bazen onlarla yalnızca temas etmeniz bile yeterlidir...
İoanna Kuçuradi benim için böyle bir hocaydı. Kendisinden hiç ders alma şansım olmadı ama tanışma fırsatı bulmuştum. İlk temasım, çift anadala başladığımda, bilmediğim bir fakültenin koridorlarında gerçekleşti.
Hoca olmak sadece akademik bilgiyi aktarmakla sınırlı değil bence; bir kavrama veya probleme nasıl yaklaşmanız gerektiğini, bir sözü kullanmadan önce ne kadar düşünmeniz gerektiğini, bazen de çok emin olduğunuz bir konuda neden yeniden durup düşünmeniz gerektiğini aktarabilme becerisine de sahip olmalısınız.
Onu bugün yalnızca Türkiye’nin önemli filozoflarından biri olarak anmak bana eksik geliyor. Kuşkusuz ardında çok güçlü bir akademik miras, kitaplar, kavramlar, insan hakları ve etik üzerine onlarca yıllık bir düşünsel emek bıraktı. Ama atlanan bir kısım var; İoanna Hoca bütün bunların ötesinde, düşünmenin ciddiyetine ilişkin bir tutum taşıyordu ve bence onun mirasının en az konuşulan taraflarından biri de buydu.
Etik hakkında konuşmak kolay, etik bilgisine sahip olmak zor
Bugün “etik” kelimesini neredeyse her yerde duyuyoruz. Herkesin dilinde ama çoğu zaman kavramın içini doldurmadan, popüler kültürün dolaşıma soktuğu bir etiket gibi kullanıyoruz.
Yapay zekâ etiği, medya etiği, araştırma etiği, iş etiği, reklam etiği, veri etiği...
Kelimenin kullanım alanı genişledikçe içeriğinin de aynı hızla aşındığını düşünüyorum.
Kuçuradi Hoca’nın yakın dönem söyleşilerinden birindeki ifadesi bu nedenle çok çarpıcıydı:
“Etik kelimesi moda oldu, etik bilgisi değil.”
Bu cümlenin üzerinde uzun uzun düşünmek gerekiyor.
Çünkü günümüzde etik çoğu zaman bir davranışı değerlendirmek için kullanılan hazır bir etiket gibi dolaşıma giriyor. Bir şeye “etik dışı” dediğimizde meseleyi çözmüş gibi hissediyoruz. Oysa etik, yalnızca doğru ve yanlış etiketlerini dağıtmak değil; neyi, hangi ölçüte göre ve hangi insan anlayışı üzerinden değerlendirdiğimizi bilmekle ilgili.
Sanırım Kuçuradi Hoca’nın bende bıraktığı en güçlü izlerden biri de buydu: Kavramları kolay tüketmemek.
Bir kelimeyi biliyor olmakla o kavramın bilgisini taşımak aynı şey değil.
Bugün sosyal medyada, akademide, kurumlarda hatta gündelik tartışmalarda kavramları ne kadar hızlı tükettiğimizi düşündüğümde bu ayrım bana her zamankinden daha önemli geliyor.
İnsanın değeri meselesi
İoanna Hoca'nın düşüncesinin merkezine baktığımızda sürekli olarak insanla karşılaşıyoruz.
Ama burada söz konusu olan romantik veya soyut bir “insan sevgisi” değil.
İnsanın değeri, insanın olanakları, kişinin eylemleri ve insan hakları arasındaki ilişkinin felsefi olarak temellendirilmesi söz konusu.
Bu yaklaşımın önemli tarafı şu: İnsan haklarını yalnızca başkalarından talep ettiğimiz haklar olarak değil, başkalarına nasıl davranmamız gerektiğine ilişkin sorumluluklar olarak da düşünmeye zorluyor.
Bence bu ifade onun düşünme biçimini çok iyi özetliyor.
Çünkü haklardan söz etmek kolaydır.
Asıl zor olan, o hakların gerektirdiği davranışı kendi eylemlerimizde sürdürebilmektir.
Belki etik ile sorumluluğun kesiştiği yer de tam olarak burasıdır.
Yapay zekâdan değil, kendimizden korkmak
İnsan–teknoloji ilişkileri üzerine çalışan biri olarak Kuçuradi Hoca’nın yapay zekâ hakkında söyledikleri benim için ayrıca önemli.
2026 yılındaki bir söyleşisinde kendisine “Yapay zekâdan korkmalı mıyız?” diye sorulduğunda verdiği cevap oldukça netti:
“Yapay zekâdan değil de kendimizden korkmalıyız.”
Aslında bu cümle, teknoloji üzerine yürütülen tartışmaların önemli bir bölümünü tek başına başka bir yere taşıyor.
Bugün yapay zekânın insanı manipüle edip etmeyeceğini, işlerimizi elimizden alıp almayacağını, bizi bağımlı hale getirip getirmeyeceğini veya bir gün insan kontrolünün dışına çıkıp çıkmayacağını tartışıyoruz.
Bunların önemli sorular olduğunu düşünüyorum.
Ama belki de biraz fazla kolay biçimde teknolojiyi özne haline getiriyoruz.
Algoritma yönlendiriyor.
Yapay zekâ kandırıyor.
Sistem bağımlı hale getiriyor.
Makine karar veriyor.
Oysa bütün bu sistemlerin arkasında hâlâ insanlar var.
Onları tasarlayan, hangi amaçlarla kullanılacağını belirleyen, hangi verilerin toplanacağını seçen, hangi sınırların konulacağını ya da konulmayacağını belirleyen insanlar...
Kuçuradi Hoca'nın aynı söyleşide teknolojik gelişmelerin hem değer korumak hem de değer harcamak için kullanılabileceğini söylemesi bu nedenle önemli. Ona göre araçları amaç haline getirmemek gerekiyordu.
Bu düşünce bugün yapay zekâ tartışmalarında belki de en fazla ihtiyaç duyduğumuz şeylerden biri.
Sorun yalnızca yapay zekânın neler yapabileceği değil.
Bizim onunla ne yapmayı tercih edeceğimiz.
İnsan ile makine arasındaki çizgi
Kuçuradi Hoca’nın yapay zekâ tartışmalarında dikkat çektiği başka bir nokta da kullanılan dil.
“Zekâ” kelimesinin bizi kolayca antropomorfizme götürebileceğini söylüyordu.
Bu konu benim çalışmalarım açısından da oldukça tanıdık.
Bugün yapay zekâ sistemleriyle konuşurken “biliyor”, “anlıyor”, “düşünüyor”, “hatırlıyor”, hatta zaman zaman “hissediyor” gibi ifadeleri çok rahat kullanıyoruz.
Dil burada yalnızca gerçeği tarif etmiyor.
Gerçeği nasıl algıladığımızı da biçimlendiriyor.
Belki ona daha fazla güveniyoruz.
Belki tavsiyelerini daha ciddiye alıyoruz.
Belki bir süre sonra onunla kurduğumuz ilişkiye insani özellikler yüklemeye başlıyoruz.
İnsan–teknoloji ilişkileri üzerine çalışan biri olarak bu sorularla giderek daha fazla karşılaşıyorum.
Bir sisteme “zekâ” dediğimiz anda onunla kurduğumuz ilişki de değişmeye başlayabiliyor. Nitekim bugün Amerika Birleşik Devletleri’nde “yapay zekâ” yerine “Süper Zekâ” ifadesinin resmî düzeyde kullanılmaya başlanması bile dilin bu ilişkide ne kadar belirleyici olabileceğini gösteriyor.
Ben açıkçası bu tür adlandırmaları, insana ait kavramların sınırlarını giderek daha fazla teknolojiye taşıyan bir eğilimin parçası olarak görüyorum.
Bir hocadan geriye ne kalır?
Akademide bazen bir hocanın mirasını yayın sayılarıyla, kitaplarla, kurduğu kurumlarla veya yetiştirdiği öğrencilerle anlatıyoruz.
Bunların hepsi kuşkusuz önemli. Ama bazen bir hocadan geriye tek bir cümle kalabilir ve bu sizin hayatınızda önemli bir yer işgal edebilir.
Belki öğretmenliğin en güçlü tarafı da burada.
İnsan, öğrencisinin yıllar sonra neyi hatırlayacağını bilmiyor.
Ama bazı düşünceler sessizce yerleşiyor.
Yıllar geçiyor.
Alanınız değişiyor, çalıştığınız konular değişiyor, dünyadaki problemler değişiyor.
Sonra bir gün karşınıza çok yeni olduğunu düşündüğünüz bir mesele çıkıyor.
Yapay zekâ gibi.
Ve dönüp baktığınızda, yıllar önce temas ettiğiniz bir hocanın düşüncelerinin hâlâ orada olduğunu görüyorsunuz:
İnsan nedir?
Değer nedir?
Bir eylemi değerli yapan nedir?
Ve bütün bunların içerisinde bizim sorumluluğumuz nedir?
Belki de büyük hocaların bıraktığı miras tam olarak budur.
Size bütün cevapları bırakmazlar.
Ama doğru soruları, uzun yıllar boyunca yanınızda taşırsınız.
İoanna Kuçuradi Hoca’dan bana kalan da biraz böyle.
Saygı, minnet ve özlemle...
Bu yazıyı paylaş
Kaynaklar
- Atalay, F. (2026, 7 Şubat). Filozof Prof. Dr. İoanna Kuçuradi ile hayat ve gelecek üzerine konuştuk: ‘Yapay zekâdan değil kendimizden korkmalıyız’. Cumhuriyet. https://www.cumhuriyet.com.tr/yasam/filozof-prof-dr-ioanna-kucuradi-ile-hayat-ve-gelecek-uzerine-konustuk-yapay-zekadan-degil-kendimizden-korkmalıyiz-2476682
- Cumhuriyet. (2026, 4 Ekim). İoanna Kuçuradi bugün son yolculuğuna uğurlanıyor: İnsan hakları ve felsefeye adanan bir ömür. https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/ioanna-kucuradi-bugun-son-yolculuguna-ugurlaniyor-insan-haklari-ve-felsefeye-adanan-bir-omur-2543483
- International Commission against the Death Penalty. Ioanna Kuçuradi. https://icomdp.org/comission/ioanna-kucuradi-2/
